Abhaz Mitolojisi

Cumartesi, 28 Eylül 2013 22:36

 

Abhaz folkloru, özellikle de Abhaz Prometheus'u Abriskil hakkındaki hikayeler ve Nart destanları, diğer Kafkas halklarının destanları ile büyük benzerlikler gösterir. Nart destanlarının Kuzey Kafkasya folklorunda ve bir dereceye kadar da Transkafkasya folklorunda önemli bir yeri vardır. Bu destanlar, halkın dünyaya bakışını yansıtır ve insan ilişkileri üzerine ilginç yorumlar getirir. Sovyet etnograflarının görüşüne göre Nart destanları, İskitler döneminden (M.Ö. 700-800) başlayarak, 13. yy Tatar-Moğol istilalarına kadar uzanan, muhtemelen 2000 yıllık bir dönemde oluşmuştur.

Bazı efsanelere göre cüce bir ırk olan Atzanlar, dev Nartlar'ın ataları idi. Bazılarına göre ise, Atzanlar, Nartlar'la aynı çağda yaşamışlardı ve barışçı, yakın ilişkiler içindeydiler. Aynı bölgede avlanıyorlar ve dağ geleneklerine göre avlarını paylaşıyorlardı. Öylesine küçüktüler ki, bir eğreltiotunun gövdesi üzerinde, dalları kırarak rahatlıkla yürüyebiliyorlardı. Boyutlarının küçüklüğüne rağmen Atzanlar, güce ve cesarete sahiptiler. Örneğin, herhangi bir Atzan av sırasında öldürdüğü dağ keçisini omzuna alıp, kamp yerine getirebiliyordu. Ayrıca son derece iyi koşucuydular.

Atzanlar, avcılık ve hayvancılıkla geçiniyorlardı. Uzun sakallı, özel bir cins keçi yetiştirmeye başladılar. Aynı zamanda buğday da üretirlerdi. Abhazlar, keçinin ve buğdayın Atzanların insan soyuna bıraktığı armağanlar olduğunu söyler. Atzanlar, zamanlarının çoğunu sürüleriyle birlikte açık havada, yabanı çalılıklardan oluşan kulübelerde ya da sürülerini de barındırdıkları küçük taş sığınaklarında geçiriyorlardı.

Abhazya'nın dağlarında bolca görülen küçük taş sığınaklar halen Atzanları çağrıştırır. Ne sıcak, ne soğuk, ne yağmur, ne kar; hiçbir şey Atzanları rahatsız etmezdi. Kabilenin en yaşlısı "Atzanların büyük babası" dışında hiç kimsenin otoritesini tanımıyorlardı. Onlar iyi, dürüst, küçük insanlardı. Diğer insanlarla ilişkilerinde eşit haklar talep ediyorlar, lütuf istemiyorlardı. Gururlu ve özgürlük aşığı idiler.          

Atzanların sonu şöyle anlatılır: Bir gün Atzanlar kalelerinde otururken, beklenmedik bir biçimde gökyüzünden altın bir beşik içinde mucizevi bir çocuk inmiş. Bu iyi insanlar çocuğu sevinçle ve şefkatle süt kardeş kabul etmişler. Böylece Atzanlar farkında olmadan Tanrı'nın yeğeni ya da oğlunun süt anne-babası olarak Tanrı ile akraba olmuşlar. Çocuk, normal boyutlarda hoş bir genç olarak büyümüş. Süreç içinde süt ebeveynlerini bırakarak gökyüzüne dönmüş. Sınırsız özgürlükleri zamanla Atzanları kibirli, kontrolsüz ve sahtekar yapmış. Her tür otoritenin, Tanrı'nın bile varlığını yadsımaya başlamışlar. "Yukarıda gökyüzü, aşağıda biz varız. Tanrı da kim oluyor?" diyorlarmış. Şu kaynaklarını kirleten pis yaratıklar olmuşlar. Kenarına yerleştikleri azgın sular kuruyup yok olmuş. İdrarlarını yaparken yüzlerini alay edercesine gökyüzüne çevirmeye başlamışlar. Ekşi sütlerini muhafaza ettikleri ağaç varilleri, zevk için atış talimi yapmak üzere kullanmaya başlamışlar.

Tüm bunlar Tanrı'nın hoşuna gitmemiş ve sınırsız bir öfkeye kapılmış Tanrı. "Beni hiçe saymanın ne demek olduğunu onlara göstereceğim" diyerek, Atzanları saygısızlıkları ve sadakatsizlikleri yüzünden cezalandırmaya karar vermiş. Ancak, verebileceği en iyi cezanın ne olacağını bilmiyormuş. Böylece, Atzanlar tarafından büyütülen yeğenini (oğlunu) yanına çağırmış ve onları mahvetmenin en iyi yolunu keşfetmesi için görevlendirmiş. Tanrı'nın ulağı, taş sığınaklarında bir arada oturan Atzanların yanına ulaşmış. En yaşlılarına hitaben sormuş:

"Çok küçüksünüz ama hiçbir şeyden korkmuyorsunuz. Söyleyin, sizi alt edebilecek bir güç var mı?"

Yanıtlamışlar: "Bizi yenebilecek tek güç ateştir. Eğer kuru pamuk yoğun kar gibi tüm yeryüzünü kaplar ve üzerine tüm dünyayı tutuşturup yakacak bir kıvılcım düşerse işte bu bizi yok edebilir. Başka hiçbir şeyden korkmayız."

Bunu duyan genç, kayıplara karışmış.

Aradan zaman geçmiş. Bir gün Atzanların 300 yasındaki babaları sürüsüyle birlikte gölgede dinleniyormuş. Gölgeyi sağlayan da bir keçinin uzun sakalı imiş; artık keçi nasıl bir keçiymiş, ne biçim bir sakalı varmış siz düşünün. Aniden, keçinin yerlere değen ve genellikle kımıldamayan o uzun sakalının garip bir biçimde titremeye başladığını hissetmiş. Bu titremenin nedeni Tanrının yeryüzüne gönderdiği rüzgârmış. Yaşlı bilgeyi müthiş bir korku sarmış ve tüm Atzanlar bir felaketin yaklaştığını hissetmiş.

"Evlatlarım" demiş yaşlı adam ağlayarak, "O genci boşuna büyüttüğümüz anlaşılıyor. Onu bağrımıza bastık ancak o bize ihanet etti. Ne var ki yapabileceğimiz bir şey yok, sonumuz geldi."

Yaşlı adam kabile arkadaşlarına hitap ederek ve artan rüzgârdan sakalı gitgide daha çok titreyen keçiyi göstererek bunları söylemiş. "Bu rüzgâr iyiye işaret değil..." diyormuş kendi kendine. Rüzgâr şiddetlenmiş, güneşi kuşatan kara bulutlar getirmiş. Bulutların arkasından yeryüzüne doğru beyaz pamuk yığınları düşmeye başlamış. Sonra gök gürlemiş, şimşek çakmış; şimşeğin kıvılcımları pamuğu tutuşturmuş ve bir dakika içinde her şey yanıp kul olmuş. Böylece Atzanlar korkunç bir şekilde can vermişler. Küstah ve kibirli olmanın bedelini böyle korkunç bir son ile ödemişler.

Atzanların bu engin folklorunda aralarındaki en yaşlı kişi dışında hiç bir kişilikten özellikle söz edilmemesi dikkat çekicidir. Bu durum, birçok karakterin bireysel özellikler gösterdiği Nart destanları ile tezat teşkil eder. Ayrıca hayvan yetiştiriciliği, avcılık, bitki yetiştirme, hasat gibi tüm etkinliklerde Atzanlar grup halinde yer almışlardır, İnal-ipa'ya göre bu özellik, Atzanlar arasında güçlü bir kolektivizm ve grup ruhu olduğunu doğruluyor.

Abhazya'nın tüm efsaneleri içinde Atzanlar efsanesi belki de ilahi bir yaratığın insanları oyuna getirip mahvettiği ve kaderci bir yaklaşım gösteren tek efsane. Bu tür örneklerde Yunan tanrıları, insanları yok etmeden önce ensest ya da aşırı gururlanma gibi suçlara yöneltmişlerdir. Bu örnekte ise Atzanlar suç işlememiş ama güven duymuş, konukseverlik göstermişlerdir.

Bir yiğitler kabilesi olan Nartlar'ın temel uğraşısı ve en onurlu işi savaşmaktı. Demircilik ve metalurji sanatları da övgüye değer işlerdi. Nartlar korkusuz ve güçlü idi. Güçleri şarkılara konu olmuştu ve tüm zamanlarını savaşta geçirirlerdi.

Nart destanları, san şeref kazanmak için çıkılan seferleri, av serüvenlerini, ölenleri ve savaşla ilgili oyunları anlatan ve bu savaşçı halkın ideallerini yansıtan sonu gelmeyen öykülerle doludur. Savaşmalarının amacı hayvan sürüleri ve başka değerli şeyleri çalmak, talan etmekti. Aynı zamanda, vatanı savunmayla ilgili öyküler de zaman zaman anlatılır. Şmirnova, Nartların "askeri demokrasi" döneminde diğer insanlardan farklı, savaşçı bir grup olduğunu (Homeros'un İlyada'sında anlatılan Yunan toplumu ile karşılaştırılabilir) ve köylülerin yaklaşan zaferini yansıtması nedeniyle de Nart destanlarının daha demokratik olduklarını düşünüyor.

Nartlar, aynı annenin (Seteney Guaşe'nin) yüz oğludur. Avladıkları en iyi hayvanın kemik iliği ile besleyerek onurlandırdıkları bir de kız kardeşleri vardır. Bir gün Seteney Guaşe yeni dokuduğu kumaşı nehir kenarında yıkarken sıcaktan bunalır ve giysilerini çıkarıp suda serinlemeye karar verir. Sırtüstü yüzerken birden nehrin karşı kıyısında sürüsünü otlatan, oğullarının çobanı Zartyzh'i görür. O'na seslenir ve yüzerek yanına gelmesini ister. Seteney'in güzelliği karşısında altüst olan Zartyzh nehre atlar ve karşı kıyıya doğru yüzmeye çalışır, ancak güçlü akıntı ona engel olur. Sonunda umudunu yitirir ve "Gelemiyorum. Sudan çık ve iri kayanın yanında dur. Okumu kayaya fırlatacağım ve sen hamile kalacaksın, fakat demirci Aınar'ın buraya gelmesini ve okun değdiği yeri kayadan koparıp sana vermesini istemelisin. Daha sonra bir çocuğun olacak" diye seslenir. Seteney söyleneni yapar ve on iki ay sonra, Sosrikua adını verdiği bir erkek çocuk dünyaya getirir. Babası belirsiz olduğu için Sosrikua'nun gerçek bir Nart olmadığı da söylenir. Seteney Guaşe zekası ile olduğu kadar güzelliği ve ebedi gençliği ile de ünlüdür. Yaşlı ve bitkin bir adam olan ve bütün gün ateşin başında oturan kocasından daha önde gelir. Doksan dokuz oğlu annelerinin güzelliğine, ev kadını ve anne olarak üstün yeteneklerine taparlar. Uzun süren bir seferden döndüklerinde onu yeni doğmuş bir bebekle görünce, babalarının baba olacak çağı geride bıraktığının bilincinde olarak, bebeğin kimden olduğunu bilmek isterler. Seteney bunun doğaüstü bir doğum olduğunu ve detaylarını açıklamayacağını belirtir. Ancak, daha sonra Sosrikua annesini, kendisine gerçeği söylemeye zorlamıştır. Diğer kardeşleri ile eşit olmak ve onlar tarafından sevilmek isteyen Sosrikua ile doksan dokuz kardeşi arasında büyük bir çekişme vardır. "Sen yasalara uygun biçimde doğmadın, baban bilinmiyor ve bizim kardeşimiz değilsin" diyerek onu aşağılarlar. Ayrıca Sosrikua üstün yetenekleri olan biridir ve kardeşleri buna tahammül edememektedir.

Sosrikua, doğduğu günden beri, cesaret isteyen her tür işin üstesinden gelmektedir. Demirci Aınar onu bir bacağından tutup, sıcak çelik dolu bir kazanın içine daldırıp çıkarmış ve bu çelikten bir miktar da boğazına akıtmıştır. Vücudunda çeliğin değmediği tek yer Aınar'ın onu kazana daldırırken tuttuğu bacağıdır. Bu yüzden (Yunanlı Achilles gibi) tüm tehlikelere karşı bağışıklığının olduğuna inanılır. Büyük bir kayayı iterken çeliğin değmediği bacağını kullanması için onu kışkırtan kardeşleri sonunda Sosrikua'yu öldürmeyi başarırlar. Sosrikua'nun ayağı kırılır ve olur.

Birçok Nart destanı savaş hünerlerinin yanı sıra savaşçıların zırh, ok ve yaylarından da söz eder. Demirci Ainar güçlü ve zeki biri olarak tanıtılır. Sağ eli çekiç, sol eli masadır ve sol bacağını örs olarak kullanır.

Günün birinde Sosrikua ormanda avlanırken öldürdüğü boğanın yanında duran minik Atzanlardan birini görür. Boğa öylesine büyüktür ki yanında duran cüce güçlükle seçilebilmektedir. Küçük Atzan "Benim payımı ver, gerisi senin olsun" diyerek avı paylaşmayı önerir. "Olmaz" der kurnaz Sosrikua "Taşıyabileceğin kadarını al, gerisi bana yeter". "Ne kadar taşıyabilirsin ki küçük adam" diye düşünür bir yandan da. Fakat Atzan tuzağa düşmez, boğanın ayaklarını bağlar, sırtına yükler ve sessizce çekip gider. Sosrikua eli boş döner.         

Aynı öykü, Kun adındaki bir başka Nart için de söylenir. Kun, Atzan'ı evine kadar izler ve eve ulaştığında, cüce Atzan'ın kızkardeşi Zilyka'yı görür. Zilyka öylesine iştahla yün eğirmektedir ki ev yerinden oynamaktadır. Kun, Zilyka'dan hoşlanır ve onunla evlenmek ister ama Atzanlar gönülsüzdür. Halktan birinin, onları küçümseyebilen gururlu Nartlar'a gelin gitmesini doğru bulmazlar. Kun Zilyka'ya her zaman saygı göstereceğine yemin eder. Zilyka ise, onunla evlenmek istediğini ancak cüce olduğu için kendisini aşağılamaya kalkarsa derhal Kun'u terk edeceğini bildirir.

Düğün şöleni için yüz boğa kesilir, iyi bir eş olarak Zilyka, evleninceye kadar düğün evinden dışarı çıkmaz, fakat öldürülen boğaların derisinden bir top yapar ve pencereden atar. Nartlar bu topla oynarlar ve onu öylesine yükseğe fırlatırlar ki, top bulutlara değer. Bir gün Kun, diğer Nartlarla birlikte at yarışına gitmek üzere iken, giyeceği çizmenin yırtıldığını fark eder. Zilyka, yırtığı görmemiştir. "Talihsiz basım. Cüce bir kadınla evlenirsen olacağı budur" diye yakınır. Zilyka kocasının söylediklerini tesadüfen duyar, eve girer, bıçakla karnını kesip, çıkardığı çocuğu pencereden fırlatır. "Beni size bağlayan başka da bir şey yok" diyerek evi terk eder ve ailesine döner.

Kun ve diğer Nartlar çok üzgündür. Bebek çimenlerin üzerinde yatmaktadır, ancak bir demircinin ocağı kadar sıcak olduğu için kimse ona yaklaşamaz. Sonunda Kun'un ailesi Zilyka'ya haber gönderir ve ne yapmak gerektiğini sorar. Zilyka, bebeğin erimiş demirle beslenmesi gerektiğini söyler ve gerçekten de bu şekilde serpilip geliştiği görülür. Bebeğe Tzvitzv adı verilir.

Tzvitzv'in bir kahraman olması beklenir ama o ateşin yanında oturup ağaç yontmaktan başka bir şey yapmaz. Gerçekte ise tüm diğer Nartlar'dan daha kurnaz, cesur, alçakgönüllü ve söylüdür. Savaşmaya giderken kılık değiştirir ve atlarını da siyah, beyaza boyar. Bir gün Nartlar, ganimetlerini paylaşırken o da kendi payını ister. "Bunu hak etmek için ne yaptın?" diye sorarlar. "Şu, gerçeği söyleyecektir" der. Bunun üzerine kazanlar dolusu şu getirilir ve Tzvitz yaptığı işleri sıraladığında kazanındaki şu kaynayıp taşar. Böylece gerçeği söylediği anlaşılır ve Sosrikua onu kucaklar.

Nihayet Nartların nesli tükenir, insanlar üzgündür. En akıllılarından biri "Oldukça varlıklıyız. Niçin hayvanlardan bir kısmını öldürüp yemiyoruz? Böylece bu büyük kayba daha kolay dayanırız" der. Kararlaştırılan günde bir araya gelirler. Birkaçı şölen hazırlamakla görevlendirilir. Bir kısmı da Nartların atlarını yakalamakla yükümlüdür ve atların üstüne cenaze törenlerine özgü battaniyeler örterler. Yalnız Sosrikua'nun atını yakalayamazlar. Şöleni hazırlayanlar çok çalışır fakat diğerleri sadece oturup Nartlar üzerine hayal kurarlar. Sıkılınca at yarışı ve ok atma yarışması düzenlerler, birinci gelenlere ödüller verilir. Onlar için bestelenmiş şarkılar söylerler. Şenlikler yedi gün sürer.

Bir gün, erdemli biri olan bir seyyah evine dönmektedir. Gece bastırınca ormanda uyumak zorunda kalır. Uykusunda birisi "Sosrikua, konuğu alıp gel, yemek yiyeceğiz" diye seslenir. Sonra Sosrikua seyyahın yanına gelir ve Nartların, üzeri yiyecek dolu masaların etrafında oturduğu yere götürür onu. Yalnız Sosrikua'nun masası boştur. Konuk yanlarına geldiğinde Nartların hepsi Sosrikua'nun masasına bir miktar yiyecek getirip koyar. Sosrikua konuğa şu açıklamayı yapar:       

"Öldüğümüzde, komşularımız varımızı yoğumuzu cenaze törenleri için harcadı. Ancak, benim atım yakalanmadığı ve yarışa katılmadığı için, cenaze yemeğinden payımı vermediler. Atımın adı Bzoy'dur ve çelikle beslenir. Ormanda uyuduğun yer benim mezarımdır."

Seyyah uyanınca Nartların köyüne gider ve herkesi toplantıya çağırır. Gördüklerini onlara anlatır. Sosrikua için bir anma töreni yapmaya karar verirler ancak Nartların zenginliğinden geriye çok az bir şey kaldığı için kendi hayvanlarını getirip keserler. Seyyah da dahil herkes ne verebiliyorsa verir ve güzel bir tören düzenlerler. Seyyah, Sosrikua'nun atını yakalar, üzerine battaniye örter ve daha sonra ona biner. Törene katılanlar dağılmadan önce, ne zaman birisi ölse tüm akraba ve komşularının büyük bir şölen vermesi gerektiğine karar verirler. Cenaze yemeklerinde sadece at yarışı sarkısı söylenecektir ve dans edilmeyecektir artık.

Söylencelerden anlaşıldığına göre, Savsuruko'nun yaşadığı olumsuzlukların çoğunun nedeni gayri meşru olması yüzündendir. Meşru olmak, babaya bağlıdır ve eğer anne babadan boşanırsa, çocuklar babanın sülalesine aittir. Abhazya'da üvey kardeş kavramı yoktur. Öyküler genelde Abhaz dünya görüşünü ve aile yapısını yansıtır.      

Çoğu Avrupa hikayelerinde gelinini ezmeye çalışan bir kayınvalide tiplemesi vardır. Abhaz folklorunda ise bunun tersi gözlenir: kayınvalidesini incitmeye çalışan kötü niyetli bir gelin. Bir hikayede genç gelin, eşi ve kayınvalidesi arasında sorun yaratmak için çeşitli yollar dener. Eşi, onun çabalarının farkındadır ancak sessiz kalır.

Gelinin en gözde numarası, diğer tabaklardan ayırabilmek için küçük bir işaret koyduğu kayınvalidesinin tabağına bolca tuz ilave etmektir. Yaşlı kadın asla şikayetçi olmaz ama durmadan da şu içme gereksinimi duyar.

Bir gün genç adam karısına bir ders vermeye karar verir. Arkasına döndüğü bir anda tabakları değiştirir, böylece gelin kendi hazırladığı tuzlu yemeği yemek zorunda kalır. Yatmadan önce genç adam gece içilmek üzere ayrılmış olan suyu da döker.

Gelin susuzluktan yanmış bir halde uyanır, şu içebilmek için dere kenarına gitmek zorunda kalır. Kocası sessizce onu izler ve tam şu içmek üzere dizlerinin üzerine suya eğilince arkasından sessizce yaklaşır ve birkaç kez suya doğru iter, ta ki eşi kendinden geçinceye kadar. Sonra da onu derenin kenarında bırakarak sessizce eve döner. Genç kadın ayılınca eve döner ve kocasına, kayınvalidesine kötü davrandığı için ruhların kendisini cezalandırdığını anlatır. Ve bir daha asla öyle davranmaz.